Kayseri’de Soğuk Bir Akşam ve Fansız Fırının Sessizliği
O akşam Kayseri’nin o kendine has keskin soğuğu, camlara ince ince işliyordu. Evdeki kalorifer tam ısınmamıştı ya da bana öyle geliyordu, bilmiyorum. Belki de içim üşüyordu, dışarının soğuğu sadece bahaneydi.
Annem mutfakta dolanıyordu, ben ise masanın köşesinde eski defterime bir şeyler karalıyordum. Yazmak bazen konuşmaktan daha kolay geliyor bana. Çünkü kelimeler kâğıda dökülünce kimse yüzüme bakmıyor, kimse “neden böyle hissediyorsun” diye sormuyor.
O gün evdeki konu çok basitti aslında: akşam yemeği.
Ama basit görünen şeyler bazen insanın içini en çok oyar ya… işte tam öyle bir gündü.
Fırının başında başlayan küçük tartışma
Annem dolaptan tepsiyi çıkardı, içine patatesleri, tavukları yerleştirdi. Ben o sırada mutfağa girip “Fansız fırında ne pişer?” diye sormuştum aslında yarı dalgın bir şekilde.
Çünkü fırının düğmesine bakıyordum. Üzerinde iki seçenek vardı: fanlı ve fansız.
Annem bir an durdu, sonra sanki yıllardır bildiği bir gerçeği söylüyormuş gibi:
“Fansız fırında ne pişer biliyor musun? Her şey biraz daha yavaş pişer. Ama içi daha sulu olur.”
Bu cümle o an bana sadece yemekle ilgili bir bilgi gibi gelmedi. Sanki hayatın kendisiyle ilgiliydi.
Yavaş pişmek… içi sulu kalmak…
Garip bir şekilde boğazım düğümlendi.
Beklemek üzerine düşünmek
Fırın çalışmaya başladığında mutfak yavaş yavaş dolmaya başladı o kokuya. Tavuk, patates ve baharatların karışımı… ama daha önemlisi bekleme hissi.
Fansız fırında ne pişer sorusu aklımda dönüp duruyordu. Sanki sadece yemek değil de, bir şeyler de benim içimde pişiyordu.
Annem televizyonu açtı, babam salonda telefonuna gömüldü. Ben mutfakta tek başıma kaldım.
O an fark ettim ki hayatımın çoğu böyle geçiyor: bekleyerek.
Bir şeylerin olmasını beklemek, bir şeylerin düzelmesini beklemek, bazen de hiçbir şey olmamasını beklemek.
Ve fansız fırın gibi… yavaş ama derinden.
O küçük çocukluk anısı
Fırının önünde dururken bir anda aklıma çocukluğum geldi.
Kayseri’de kışın en sert günlerinden biri. Annem yine fırında bir şeyler pişiriyordu. O zamanlar fırının “fanlı mı fansız mı” olduğunu bile bilmezdim. Sadece kokuya giderdim.
O kokunun içinde bir güven vardı.
Sanki dünya ne kadar karışırsa karışsın, mutfakta bir şeyler hep pişecekti.
Ama büyüdükçe fark ettim ki, o güven hissi o kadar da sabit değilmiş.
Yemek değil, bekleme hali
O akşam fırının önünde dakikalarca durdum.
Camdan içeriyi izledim. Tavuklar yavaş yavaş renk değiştiriyordu. Patateslerin kenarları kızarıyordu.
Annem yanımda durup:
“Fansız fırında ne pişer diye merak ediyorsun ama aslında farkı görüyorsun,” dedi.
Haklıydı.
Fansız fırında ne pişer? Belki de sabır pişer.
Ama o an bunu yüksek sesle söyleyemedim. Çünkü bazı şeyler söylenince büyüsünü kaybediyor.
Ben sadece başımı salladım.
İçimde büyüyen hayal kırıklığı
O gün aslında içimde başka bir şey vardı. Sadece yemekle ilgili değildi mesele.
Üniversitede bir konuda beklediğim haber gelmemişti. Günlerdir o mesajı bekliyordum. “Tamam” ya da “olmadı” demelerini bile kabul edebilirdim. Ama hiçbir şey yoktu. Sessizlik.
İşte en kötüsü de buydu: sessizlik.
Tıpkı fansız fırında yavaş yavaş pişen yemek gibi, ben de içimde bir belirsizlikte pişiyordum.
Ama güzel kokmuyordu bu sefer.
Mutfağın içindeki küçük çatlak
Annem tabağı hazırlarken fark ettiğim şey şuydu: O mutfak aslında bir huzur alanıydı ama benim içim oraya sığmıyordu.
Bazen insan aynı ortamda bile farklı dünyalarda yaşar.
O, yemeğin güzel olup olmayacağını düşünüyordu.
Ben ise hayatın neden bu kadar beklettiğini.
“Fansız fırında ne pişer?” sorusu bile artık bir mutfak sorusu olmaktan çıkmıştı benim için.
Bir tür hayat sorusuna dönüşmüştü.
Yemek hazır olduğunda
Fırın bip sesiyle yemeğin hazır olduğunu söyledi.
Kapak açıldığında çıkan buhar yüzüme vurdu. O an bir şey oldu.
Koku… gerçekten güzeldi.
Tavuklar tam kıvamında pişmişti. Patatesler dışı çıtır, içi yumuşaktı.
Annem haklıydı.
Fansız fırında ne pişer sorusunun cevabı sadece yemek değildi belki ama yemek en net cevaptı.
Yavaş pişmiş, içi kuru olmayan, sabırlı bir yemek.
Yemek masasında sessiz bir farkındalık
Masaya oturduğumuzda herkes kendi tabağıyla meşguldü.
Çatal sesleri, televizyonun uzak uğultusu, evin içindeki o tanıdık akşam sessizliği…
Ama benim içimde bir şey değişmişti.
Sanki o yemeği yerken sadece tavuk yemiyordum.
Beklemeyi yiyordum.
Hayal kırıklığımı çiğniyordum.
Ve biraz da umudu.
Çünkü garip bir şekilde o yemek bana şunu hissettirdi: her şey hemen olmuyor ama bu kötü bir şey olmak zorunda değil.
Hayatın fanlı ve fansız hali
Sonra düşündüm.
Belki insanlar ikiye ayrılıyordu:
Fanlı yaşayanlar ve fansız yaşayanlar.
Fanlı olanlar hızlı, aceleci, dışarıdan bakınca daha “pişmiş” görünenlerdi.
Fansız olanlar ise daha yavaş, daha derinden değişenlerdi.
Ben hangisiydim bilmiyordum.
Ama o akşam kendimi fansız fırının içinde gibi hissettim.
Yavaş, sessiz, biraz da yalnız.
Ama belki de içim daha doğru pişiyordu.
Geceye doğru içimde kalan şey
Yemek bittikten sonra mutfakta kaldım.
Annem bulaşıkları yıkıyordu. Babam televizyonu kapatmıştı.
Ben ise fırına baktım.
Kapalıydı. Sıcaklığı yavaş yavaş düşüyordu.
Ama içinde hâlâ o yemek kokusu vardı.
Ve o an şunu düşündüm:
Fansız fırında ne pişer?
Sadece yemek değil.
İnsan pişer.
Sabır pişer.
Beklemek pişer.
Ve belki de en çok, içindeki kırılgan umut pişer.
Son düşünce
O gece yatağa uzandığımda içimde garip bir sakinlik vardı.
Hayatımda her şey yolunda değildi.
Ama her şey de bitmiş değildi.
Ve belki de önemli olan buydu.
Fansız fırında ne pişer sorusunun cevabını o gece tam olarak anlamadım.
Ama hissettim.
Bazı şeyler aceleye gelmezdi.
Ve bazı insanlar, tıpkı o fırındaki yemek gibi, yavaş yavaş, içten içe pişerdi.